6 Şubat depremlerinde yıkılan Hatay Devlet Hastanesi ek binasına ilişkin yürütülen soruşturmada, kamuoyunda sorumluluğun dönemin Hatay İl Sağlık Müdürü Dr. Mustafa Hambolat’a yöneltildiği görülüyor.
Ancak dosyaya giren bilirkişi raporları ve idari yazışmalar, sürecin çok daha geriye uzandığını ortaya koyuyor. Teknik bulgular ve resmi belgeler, sorumluluğun 2001 yılındaki inşaat aşamasından başlayarak merkezi yönetim kararlarına kadar uzanan çok katmanlı bir zincir oluşturduğunu gösteriyor.
▌ 2001 İnşaatı ve Teknik Bulgular: Faciayı Hazırlayan Temel
Bilirkişi incelemelerinde, binanın yapım sürecine ilişkin ciddi teknik kusurlar tespit edildiği ifade ediliyor. Raporda “yassı agrega kullanımı” ve beton numunelerinde “deniz kabuğu kalıntıları” bulunduğu belirtiliyor. Bu iki teknik detay, inşaat mühendisliğinin temel standartlarıyla açıkça çelişmekte; yassı agreganın betonun dayanıklılığını ciddi biçimde düşürdüğü, deniz kabuğu kalıntılarının ise zamanla tuzlu ortam kimyasının beton bünyesine işleyerek taşıyıcı sistemin çözülmesine zemin hazırladığına işaret etmektedir. Kısacası bu yapı, depremden bağımsız olarak yapısal açıdan sorunluydu; 6 Şubat depremi onu yıkmadı, yalnızca mevcut zafiyetin kaçınılmaz sonucunu gün yüzüne çıkardı.
2001 yılında tamamlanan ve o dönemki resmi kabul süreçlerinden geçen bu yapının statik kusurlarından, 2019’da göreve başlayan bir yöneticinin birincil derecede sorumlu tutulması, hukuk çevrelerinde “şahsi sorumluluk” ilkesi açısından tartışmalı bulunmaktadır. Uzmanlara göre sorumluluk, binayı inşa eden müteahhit firmadan başlayarak, o dönemdeki kontrol ve kabul heyetine kadar geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. İnşaat aşamasındaki denetim süreçlerini yürütenler, kabul belgelerini imzalayanlar ve yapının kullanıma açılmasına onay verenler de bu zincirin halkalarını oluşturmaktadır.
▌ 2012 Raporu ve Bakanlık Süreci: Yedi Yıllık Bekleme
Dosyada dikkat çeken bir diğer başlık, 2012 yılında hazırlanan deprem tahkik raporu ve bu raporun Bakanlık nezdindeki serüvenidir. İstanbul merkezli bir firma tarafından hazırlanan ve binanın riskli olduğuna dair tespitler içeren raporun, 2015 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından kabul edilmediği öne sürülmektedir. Benzer mahiyetteki değerlendirmelerin ancak 2022 yılında kabul gördüğü iddiasıyla birlikte, bu iki tarih arasındaki yaklaşık yedi yıllık sürecin nasıl işletildiği sorusu kamuoyunun gündemine girmektedir.
Merkezi idarenin yetki alanındaki bu onay ve ret süreçleri, yerel bir mülki amir olan il sağlık müdürünün inisiyatifi dışında gelişmektedir. Uzmanlar, Bakanlık düzeyindeki bu kararların da hukuki açıdan incelenmesi gerektiğini belirtmektedir. Raporun 2015’te reddedilmesinden, 2022’de benzer içerikli değerlendirmelerin kabul edilmesine uzanan bu yedi yıllık süreç, dava dosyasındaki en çarpıcı idari paradokslardan birini oluşturmaktadır: Bina riskli olduğu bilinmesine karşın yaklaşık on yıl boyunca hasta kabul etmeye devam etmiştir.
Karar mekanizmalarındaki bu uzun bekleme süresinin faciadaki payının teknik ve hukuki olarak irdelenmesi talebi, dosyayı takip eden avukatlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından ısrarla dile getirilmektedir.
▌ Güçlendirme Talebi ve Bütçe Sorunu: 997 Bin TL’nin Hikâyesi
Edinilen bilgilere göre binanın güçlendirilmesi için yaklaşık 997 bin 690 TL’lik bir ödenek talebinde bulunulmuş; ancak bu talep genel bütçeden karşılık bulmamıştır. Hastanenin döner sermayesinden kaynak aktarımı girişimi de bürokratik engeller ve bütçe yetersizlikleri nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.
Kamu yönetimi uzmanları bu noktanın altını özellikle çizmektedir: Türk idare hukukunda yatırım ve büyük onarım yetkisi ve finansmanı, merkezi bütçenin kontrolündedir. Bir il sağlık müdürü, bütçe tahsisi yapılmamış bir projeyi kendi inisiyatifiyle hayata geçirme imkânına sahip değildir. Bu çerçevede uzmanlar şu soruyu gündeme taşımaktadır: Kaynak tahsis yetkisi bulunmayan bir yöneticinin, bütçe ayrılmayan bir güçlendirme projesini hayata geçirememesi nedeniyle cezai sorumlulukla yüzleştirilmesi, idari hukukun mantığıyla bağdaşmakta mıdır?
Ödenek talebini reddeden ya da beklemede bırakan merkezi karar mekanizmasının hukuki sorumluluk zincirindeki yeri, dosyanın en tartışmalı boyutlarından birini oluşturmaya devam etmektedir.
Asıl Hedef Diğer İsimleri Korumak mı?
Tüm bu tablo ışığında akıllara çok daha kritik bir soru gelmektedir: Konunun ve tüm faturanın ısrarla Dr. Mustafa Hambolat’ın üzerine yıkılmak istenmesinin asıl sebebi, zincirin diğer halkalarında yer alan isimlerin şu an bulunduğu makamlar ve korudukları pozisyonlar mıdır? 2001 yılında sorunlu inşaata onay veren müteahhitler ve kabul heyetindeki yetkililer, 2015 yılında risk raporunu sümen altı eden Bakanlık bürokratları veya güçlendirme bütçesini reddeden karar alıcılar bugün hangi üst düzey görevlerdedir? Sorumluluğun yerel bir mülki amirde bırakılması, asıl korunmak istenen daha güçlü profiller için bir kalkan olarak mı kurgulanmaktadır? Neden zincirin diğer aktörleri şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşılmamaktadır? Bu sorular çoğaltılabilir; ancak asıl mesele, adaletin kimsenin unvanına bakılmaksızın tecelli edip etmeyeceğidir.
▌ Adalet mi, Tecrit mi?
Dr. Mustafa Hambolat, görev süresince Hatay’daki sağlık altyapısının geliştirilmesi ve pandemi sürecindeki koordinasyon çalışmalarıyla öne çıktığı bilinmektedir, sorumluluğun tek bir isme indirgenmesinin hakkaniyete aykırı olduğu görüşü ise kamuoyuna hakim. Hatay’daki sağlık çalışanları arasında da benzer bir endişenin dolaştığı aktarılmaktadır: “Bir sistemin ürettiği hataları tek bir bürokratın omuzlarına yüklemek, sistemin kendisini aklıyor.”
Öte yandan bu yaklaşım, Hambolat’ı tüm bireysel sorumluluktan arındırmak anlamına da gelmemektedir. 2019’dan itibaren görevde bulunduğu süre zarfında mevcut uyarıların ve idari yazışmaların kendisine ulaşıp ulaşmadığı, alternatif önlemlerin alınıp alınmadığı, tahliye kararının neden gündeme gelmediği gibi sorular, hukuken yanıt beklemektedir. Asıl mesele, bu soruların yanıtlarının yalnızca ona sorulup sorulmadığıdır.
▌ 2001’den 2023’e: İhmalin Katmanları ve Sorumluluk Zinciri
Hatay Devlet Hastanesi ek binasının yıkımı, 2001’den 2023’e uzanan 22 yıllık bir süreçte alınan kararların, yapılan denetimlerin ve bütçe tercihlerinin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte fotoğrafın içinde birden fazla aktör yer almaktadır: Kusurlu malzemeyle inşaat yapan ve kabulünü geçiren yapım süreci sorumluları; 2012 raporunu hazırlayan teknik kurul; bu raporu 2015’te reddeden Bakanlık birimleri; güçlendirme ödeneği talebini karşılamayan bütçe mekanizması; nihayet 2019 sonrasında yerel idarenin bir parçası olarak süreci yönetenler.
Bu zincirin her halkasında “neden?” sorusu ayrı bir anlam kazanmaktadır. Neden 2001’de eksik denetimle inşa edildi? Neden 2012 raporu dikkate alınmadı? Neden 2015’te red kararı verildi? Neden ödenek çıkmadı? Neden 2021’de yıkım yetkisi devredilmesine karşın kullanılmadı? Bu soruların tamamı yanıt beklemektedir.
Hukukçulara göre adaletin sağlanabilmesi için bu soruların tamamının, yapım aşamasından idari kararlara kadar tüm zinciri kapsayacak biçimde bütünsel bir soruşturmayla yanıtlanması gerekmektedir. Sorumluluğun tek bir kişi üzerinden tartışılması ise sistemsel ihmallerin gözden kaçırılması riskini beraberinde getirmekte; hem geriye dönük adalet hem de ileriye dönük önlem alma kapasitesi açısından ağır bir bedel ödetmektedir.
Hatay Devlet Hastanesi ek binası davası, Türkiye’nin kamu yapılarındaki güvenlik denetimi, merkezi bütçe politikaları ve idari sorumluluk anlayışı hakkında derinlikli sorular sormaktadır. Bu soruların yanıtları, tek bir sanığın mahkûmiyeti ya da beraatiyle kapanmayacak kadar geniş bir tabloya işaret etmektedir.
Dosyaya yansıyan teknik bulgular, idari yazışmalar ve bütçe kayıtları bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: 6 Şubat 2023 sabahı o binanın çöküşünü hazırlayan süreç, onlarca yıl öncesinde başlamış ve onlarca karar noktasından geçmiştir. Bu karar noktalarının her birinde farklı aktörler rol üstlenmiştir.
Sorumluluğun tek bir isme indirgenmesi, gerçek suçluların ve sistemik hataların üzerinin örtülmesi riskini de beraberinde getiriyor. Kamuoyunun hakkı olan şey ise bu zincirin bütün halkalarıyla birlikte soruşturulduğunu görmektir. Aksi takdirde yargı süreci, adaleti tesis etmek yerine onu yalnızca simgelemekten öteye geçemez.

